Andrei Tirtan Arap liderlerin Lozan’da Türkiye’den beklentileri ve yıkılan umutlarından çıkardıkları dersleri ele alıyor.

Andrei, Katholieke Universiteit Leuven’da Arap ve İslam Çalışmaları alanında doktorasını tamamladı

1922 senesinin Kasım ayında “yaralanmış ve ezilmiş Doğunun” Arap delegeleri, “hakları, özgürlükleri ve hayatlarının” iadesini talep etmek adına akın akın Lozan’a geldiler. [1] Beklentileri büyüktü, hatta sağduyulu optimizmin çizgilerinin dışına çok nadiren çıkan Suriye-Filistin Kongresi başkanı Emir Şekip Arslan (1869-1946) bile 1922-23 arasında gerçekleşecek bu konferansın manda yönetimi adı altında devam ettirilen Batı sömürgeciliğinin devamına izin vermeyeceğini umut ediyordu. 

Fransa ve Britanya’nın manda yönetimleri için uluslararası arena desteği garantilemesiyle birlikte Arapların elinde Batılıların tasarılarını bozmak için iki opsiyon kalmıştı: Pan-İslamizm ve Türkler. Konferanstan önce Arapların, özellikle de Suriyeli ve Filistinlilerin manda yönetimlerini engellemek için çabaları müzakerelere odaklanmıştı. Bu kapsamda Milletler Cemiyeti’ne dilekçeler yazmış (sırf 613 tanesi Suriye ve Filistin’le alakalıydı) ve İtalya gibi İtilaf Devleri’ne başvurular yapmışlardı. [2] Türklerin kazandıkları son zaferler Türk taraftarı hissiyata yeni bir enerji vermişti. Öyle ki bazı makaleler ya Türkiye’nin yakın zamanda Fransa’yı Suriye’den defedeceğini iddia ediyor ya da Türk mandası için çağrılarda bulunuyordu. Türkiye kurtuluşun, ulusal dirilişin ve “Doğunun uyanışının” modeli haline gelmişti.

Arap delegeler Ankara’da ve İstanbul’daki dindaşlarından destek sözü almışlardı. Ancak kafalarda bir soru vardı: Kemalist Türkiye ne dereceye kadar Arap davasını destekleyecekti? Arapların, Lozan Konferansı’nın tamamen dışında bırakılmasıyla Türklerin başarısına olan bağımlılık daha da şiddetli bir desteği beraberinde getirdi. Yalnız bu Pan-İslamist bir destekti. Doğulular arasındaki ayrılıklar vatana ve İslam’a karşı yapılmış bir suç olarak görülmeye başlandı.

Bu can alıcı noktada, Türkler, Araplar, Mısırlılar, Acemler vb. onları tehdit eden tehlikeye karşı bir araya gelmeliler, İslam davasını ve bu sayede de birçok ülkedeki milli davaları zafere taşımalılar.

La Tribune d’Orient, 20 Ocak 1923.

1923 senesinin Ocak ayında Türk delegasyonunun başındaki İsmet İnönü (1884-1973) katî bir açıklama yaptı: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk sınırlarının ötesinde kalan ve eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları olan bölgelerde hiçbir hak iddia etmemektedir. Özellikle Arap çoğunluğun yaşadıkları bu topraklar, yerel halkların hür iradelerine göre düzenlenmelidir. Her ne kadar bu konuşma büyük bir tesir bıraksa da Arap yazar Şekip Arslan, İsmet Paşa’nın demeci ile Misak-ı Milli arasındaki farka dikkat çekti. Biri Arap yoğunluklu topraklarda referandumu savunurken, diğeri Türklerin hak taleplerine son veriyordu. Hicaz temsilcisi Naji al-Assil (1895-1963), Arslan’ı temin ederek Türkiye’nin Britanya ile yaşadığı sıkıntılarından dolayı İsmet Paşa’nın demecinde bilerek açıklık bıraktığını söyler. Ona göre bunun sebebi Arapların konferans sonrasında yeni Türkiye nüfuzuna girmeyi isteyip istemediklerine karar vermelerini sağlamaktı. [3] 

LA TRIBUNE D’ORIENT, 28 HAZİRAN 1922

Günler sonra Suriye-Filistin delegasyonu tarafından bir ikindi kahvaltısı organize edildi. Doğu dayanışmasının kutlanıldığı bu davete Mısır delegasyonu lideri Ahmad Lutfi al-Sayyid (1872-1963), Irak Savunma Bakanı Ja’far Pasha al-Askari (1885-1936), Dr Naji al-Assil ve Hint devrimci Maulana Barkatullah (1854-1927) katıldı. Burada yapılan konuşmalarda “Batılı tecavüzlerine karşı yekpare bir Doğu cephesi kurmanın gerekliliği” (Arslan) ve “Araplar ve Türkler arasında büsbütün ve kardeşçe bir birlik kurma ihtiyacından” (Barkatullah) bahsedildi.

Arap liderlerin antlaşmanın 16. maddesine dair birtakım çekinceleri vardı. Bu madde, Türklerin sınırın güneyindeki haklarını ve yasal iyeliğini kime devrettiğinden bahsetmiyordu. Bu durum Misak-ı Milli’den bir adım daha geri atmak demekti. Arapların nezdinde, Türkiye müzakerelerde sağlam durmalıydı. Türkler başarısızlığa uğrarsa, “Müslüman dünyası” tepki vermeye hazırdı. Hatta Ankara’daki Afgan temsilcisi, İtilaf Devletleri tarafından dayatılan maddelerin Misak-ı Milli’ye aykırı olması durumunda İngiliz-Afgan Antlaşması’nın da çöpe gideceğini ifade etti.

Şubat’ın ilk günlerinde Mısır delegasyonunun Hotel Cecil’deki odasında gizli bir görüşme daha gerçekleştirildi. Al-Assil, Türkiye’nin Şerif Hüseyin’i Arap Yarımadası’nın kralı olarak kabul etmesi halinde Şerif Hüseyin’in Türkiye ile müttefik olacağını ve Britanya’ya karşı askeri hücumda bulunacağını iddia etti. [4] Al-Askari bu planı onayladı ve Irak’ın da plana destek vereceğini belirtti. Burada sözünü ettiği İngiliz-Irak Antlaşması’nın terk edilmesiydi.

CENEVRE’DE SURİYE-FİLİSTİN DELEGASYONU, 1922
KAYNAK: ELTAHER.ORG

4 Şubat’ta al-Assil ve Arslan’ın da dahil oldukları küçük bir grup İsmet Paşa’ya tekliflerini sundular. Musul ve Şerif Hüseyin’i kral olarak tanımak gibi çekinceli noktalara rağmen, İsmet Paşa teklifi kabul etti. Bundan beş gün sonra da Ankara hükûmeti Hicaz, Suriye, Filistin ve Irak’ın bağımsızlığını tanıdı. Al-Assil ve Şerif Hüseyin arasında gidip gelen ve bugüne dek pek bilinmeyen bir dizi telgraf, birleşmiş bir Türk-Arap cephesini tasdik etmiş gibi görünüyordu.

“B planı” güvence altına alınınca Nisan ayında Araplar gözlerini yeniden Lozan’a çevirdi. 16. Madde hakkındaki korkular giderilmemişti. Suriye-Filistin delegasyonu İsmet Paşa ve Ankara’yı konferans sona ermeden bu maddenin düzeltilmesi için baskı altına aldılar. Bu gerçekleşmemesinin Misak-ı Milli’nin ihlali olacağını iddia ettiler. Bunun, “gözlerini Ankara’ya dönen bütün halkların umutlarına ölümcül bir darbe vuracağını” savundular.[5]

Araplar için sinir harbi şeklinde geçen 170 günün ardından, müzakereler Arapların en büyük korkularını gerçeğe dönüştürdü. Türklerin yeni bir antlaşmaya onay vermeleri, İngiliz ve Fransız mandalarını tanımalarına sebep oldu. Gereken ders çıkarılmıştı. Konu kendi çıkarlarını savunmak olduğunda Araplar yalnızca kendilerine güvenebilirdiler:

Mısırlılar ve Araplar Lozan’da yapılan barıştan alenen hoşnutsuzlar, bu onlara son derece acı veriyor çünkü Türk milliyetçiliğinin sunağında kurban edildiler. […] Bu kutsal egoizm çok kolayca planlanmıştı; anlaşılamayan ise Türklerin onlara bel bağlayan ve yardımlarından ya da verdikleri sözlerden kuşku dahi duymayan Mısırlı ve Arap dindaşlarını kandırmaları, ve bunu yaparken Misak-ı Millîyi oyuncak etmeleri. Lozan Antlaşması Müslüman Doğu’ya gerçekten barış getirecek mi?

La Tribune d’Orient, 10 August 1923.

ANA GÖRSEL: ŞEKİB ARSLAN, KAYNAK: Mohammed Daoud Aile Arşivi, Umar Ryad’a teşekkürlerimizle.

Notlar

[1] La Tribune d’Orient, 28 Kasım. 1922.

[2] Susan Pedersen, The Guardians: The League of Nations and the Crisis of Empire (Oxford: Oxford University Press, 2015), 83.

[3] Andrei Tirtan, “Contrasting Visions and Purposes of Muslim Unity: Pan-Islamism(s) and Muslim Political Activism in Interwar Europe ” (PhD. diss. KU Leuven, 2020), 162.

[4] Joshua Teitelbaum,“”Taking Back” the Caliphate: Sharif Husayn, Mustafa Kemal, and the Ottoman Caliphate,’ Die Welt des Islams 40.3 (2000): 412-24(421).

[5] La Tribune d’Orient, 5 Temmuz 1923.